• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/dogansehiraktuelinternetgazetesi
  • https://twitter.com/DogansehirAktue

Münir TAŞTAN

Münir TAŞTAN
haber@dogansehiraktuel.com
93 Muhacirleri derken
24/06/2013

(10)

 

 

EYÜP İLE AYŞE

 

 

Artvin’in Şavşat ilçesinin eski adı Motka yeni adı Savaş olan köy sakinlerinden Kanlı Kadir’in ki eskiden birini öldürdüğünde bu adla anılmaktadır, Şaban, Hafız Aslan ve Eyüp adında dört oğlu vardır. En küçük oğul Eyüp, babanın yaşlılık dönemine denk geldiğinden, babası ve annesi tarafından çok nazlı büyütülmüştü. Diğer çocuklar tarla tabanda çalışırlarken, küçük oğul Eyüp, atına atladığı gibi evden ayrılıyor, ancak akşamüzeri eve dönüyordu.

Diğer oğullar, babalarının, Eyüp’e daha fazla ilgi ve sevgi göstermesine ve fazla tolerans tanımasına, içten – içe kırgınlık gösteriyorlarsa da, onlarda Eyüp’ü çok sevmekte ve nazla maktadırlar. Kardeşlerin bazen, boş zamanlarda birbirleriyle boğuştukları olurdu. Eyüp henüz çocukluk çağlarında iken, onunla güreş tutarlar ve yalancıktan yıkılıverirlerdi. Eyüp’ün bu durumdan büyük zevk alması ve gururlanması onların hoşuna giderdi.

Diğer taraftan, komşu Posof köylerinden eski adı Golishal yeni adı Gürarmut köyünde bir kız çocuğu büyüyüp gelişmektedir. Geliştikçe güzelleşen Ayşe ismindeki bu kız, güzelliği ile herkesin dikkatini çekmektedir. Herkesin dikkatini çekmek, doğal olarak Ayşe’yi mutlu kılmakta ve gururlandırmaktadır. Bazen aynanın karşısına geçip, gerçekten o kadar güzel miyim diyerek, uzunca bir süre kendini süzmektedir. Evet, kendiside güzel olduğuna inanmaktadır artık.

Eyüp, Şavşat’ın Mokta (Savaş) köyünden genç, dinamik, güçlü, cesur ve yakışıklı bir delikanlı idi. Atı ile birlikte o yanda bu yanda boy göstermesi, diğer çevre delikanlılarının tepkisini çekiyordu. Onu çok kıskanıyorlar ve öfke duyuyorlardı. Onun burnunu sürtmek, bir ders vermek gerek diye düşünüyorlardı.

Yine bir gün, Eyüp atına binerek evden ayrıldı. Bir süre gezindikten sonra, atından indi, atın yularını ağacın gövdesine doladı ve biraz ilerleyerek etrafın doyumsuz manzarasını seyre daldı. Dağlar, tepeler, yemyeşil ağaçlarla bezenmişti. Bu tablo gibi manzara uzayıp gidiyordu. Tam bu sırada, kendisini kıskanan ve haset besleyen ve onu cezalandırmak için fırsat kollayan, babasının hasımlarından 5 delikanlı önünü keserek üzerine çullandılar. Eyüp kendini şiddetle savunuyor ama aldığı darbelerle de sarsılıyordu. Canı çok yanmıştı. Beş kişiyle baş etmek çok güçtü. Çaresiz kalmıştı. İlerde durmakta olan atına doğru koştu, atının eğerinde tüfeğini aldı ve ateşledi. Biri yığılıverdi hemencecik oraya. Diğerleri korkup, kaçıp uzaklaştılar oradan. Vurulan delikanlı ölmüştü ve yapılacak bir şey kalmamıştı. Babasının birini öldürdüğü için, Kanlı Kadir diye anılmasından rahatsızlık duyarken, şimdi kendiside bir hiç uğruna katil olmuş ve o da Kanlı Eyüp diye anılmaya başlayacaktır.

Aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, sırf bu sebepten ötürü, etrafta Kanlı Eyüp diye çağrılır olmuştur. Bu durum onu ziyadesiyle üzmekte ve rahatsız etmektedir. Nihayetinde kendisini korumuştur, kasten öldürmemiştir ya… Adeta insanlardan kaçar olmuştur. Bütün günlerini çok sevdiği atını tımar etmek ve üzerine binip, yazı yaban gezerek geçirmektedir. Anne ve babası, oğullarının bu durumuna ziyadesiyle üzülmekte, ona yaklaşmak isteseler de muvaffak olmamaktadırlar. Zira Eyüp, herkesten olduğu gibi onlardan da kaçar olmuştur. Varsa yoksa sevgili atıdır onu meşgul eden ve sakinleştiren. Sabahleyin atına atladığı gibi evden çıkar, akşamleyin dönerdi eve.

Yine bir gün atı ile komşu Golishal köy sınırlarında gezinirken, tarlada çalışanlara azık götürmekte olan çok güzel bir kıza rastladı. Kız Eyüp’ü görünce, her Türk kadını gibi yazması ile yüzünü kapatarak ve başını da çevirerek savuşup gider. Eyüp olduğu yerde çakılıp kalmıştır. Bu bir insan mı yoksa huri midir?... Kızın boyu, posu, alımı ve güzelliği onu öylesine etkilemiştir ki eve dönünceye kadar kızın silueti gözünün önünden hiç kaybolmamıştır. Her gün sevgili atı ile değişik yöreleri turlayan Eyüp, bir yöne odaklanmıştır artık. Atına atladığı gibi soluğu komşu köyde almakta, belki onu bir daha görürüm umudu ile akşama kadar oralarda dolanıp durmaktadır. Onu görebildiği günler sevinç ve neşe ile eve dönmekte, anne ve babası onun bu değişikliğinin farkına varmakta ve bundan memnun görünmektedirler.

Artık Eyüp’ün bütün günleri, komşu köy civarlarında, beğendiği ve bir görüşte âşık olduğu kızı görmek umudu ile geçmektedir. Eyüp’ün artık görmeden edemediği, her gün onca yolu onun için tepelediği, büyük bir heyecan ve istekle görmeyi arzu ettiği kızın kim olduğunu öğrenmiştir artık. O, Golishal köyünün en alımlı ve en güzel kızıdır. Bu güzelliği ile bütün köy delikanlılarının ve hatta yaşlı erkeklerin bile başlarını döndürmektedir. Adı Ayşe’dir bu kızın.

Ayşe, Eyüp’ün onu görmek için, her gün kendi köylerine geldiğinin farkındadır. Onun at üzerinde heybetli duruşu, yakışıklılığı, en önemlisi kendisine gösterdiği ilgi, onu haliyle çok etkilemiş, artık onun gelip gelmediğini kontrol etmeye, şayet gelmişse özellikle ona görünmeye gayret eder olmuştur. Diğer yandan Eyüp’ün her gün köylerine zırt pırt gelip Ayşe’nin etrafında dolaşmasından, köy delikanlıları, haliyle rahatsızlık duymaktadırlar. Homurtular yükselmeye başlamıştır artık. Bir başka köyün delikanlısı nasıl olur da kendi köy kızlarından birine kur yapar, böyle bir şey mümkün müdür? Ama hiç bir şey Eyüp’ün umurunda bile değildir. Gözü Ayşe’den başka hiçbir şeyi görmemekte, hiçbir şey hissetmemekte ve kimseden de çekinmemektedir. Varsa yoksa hep Ayşe vardır aklında.

Golishal varlıklı bir köydür. Köye ağalar hâkimdir. Ağalar varlıklı, etkin ve itibarlı kişilerdir. Ömer ağanın üç oğlu Sadık, Hamit ve Numan ağalarla kardeşi Kadı’nın üç oğlu Sefer, Kamil ve Şeyh İsmail ağalar köyün en varlıklı, en etkin ve en itibarlı kişileridir. Onların haberi olmadan kuş bile uçamaz köyden. Sadık ağanın eşi kısa bir süre önce ölmüştür. Kadınsız bir ağa evi düşünülebilir mi? Yuvayı dişi kuş yapar. O halde bu eve bir dişi kuş gerek. Kardeşler ve amcaoğulları bir gün bir araya gelerek bu konuyu tartışırlar. Evet, bir eş gerek ama bu eş kim olmalıdır? Eve gelecek olan gelin genç olmalı, güzel olmalı ve eli iş tutar olmalıdır. Ağa evine ancak böyle birisi gereklidir. Bu gelin de Ayşe’den başkası olmamalıdır. Çünkü Ayşe köyün en genç, en güzel ve eli en iyi iş tutan kızıdır. Ve durumu Sadık ağaya açarlar.

-          Bilmem ki der Sadık ağa. Ayşe’yi bende beğenirim. İyi kızdır, güzel kızdır, yiğit kızdır ve iyi bir aileye mensuptur. Emme… Diğerleri hemen atılırlar.

-          Emmesi memesi yok Sadık. Mademki beğenmektesin, bu iş olmuş bitmiştir artık.

-          Yahu ben ellisine merdiven dayamış biriyim. Uygun düşer mi? Hem sonra kızın bir sevdalısı var komşu köyden görmekteyim.

-          Ne demek komşu köyün delikanlısı!... Bizim köyün erkeklerine kıran mı girdi? O da kim oluyormuş. Sen bir ağa oğlu, hemi de bir ağasın. Elin yaban tilkisi gelip bizim kümesten tavuk çalacak he mi?... bu düşünceleri kafandan sil at tamam mı?

 

 

Olay köyde duyulmuştur. Herkes Sadık ağanın Ayşe’yi alacağına kesin gözüyle bakmaktadır. Sadık ağa Ayşe’ye odaklanmıştır artık. Her ne kadar komşu köyün delikanlısı bazen köylerine kadar gelip, Ayşe’nin etrafında dolanıyorsa da hiç şansı yoktur dur. Bir kız, köyde isteyeni varsa yabana verilmez. Hele hele bu kişi ağagillerden ise, bu iş olmuş bitmiş demektir.  Kurallar böyle işlemektedir ve bu hiçbir zaman bozulamaz!..

Durumdan haberdar olan Ayşe tedirgindir, huzursuzdur ve çok çok üzgündür. Ben atlı prensimden başkasına yar olmam, bu kişi ağa bile olsa diye düşünmektedir. Diğer taraftan Eyüp’te durumdan haberdardır. Mutluluğu bir anda kaybolmuş, kara yaslara bürünmüştür. Üstelik Sadık ağanın kardeşleri ve amcaoğulları onu tehdit eder olmuşlar ve onu bu köyde artık görmek istememektedirler.

Her gün evine neşe ile gelen Eyüp’ün, eski neşesi ve canlılığı kaybolmuştur. Bu üzgün ve sıkıntılı hali, anne ve babasının ve de kardeşlerinin gözünden kaçmamaktadır. Onlar ona yaklaştıkça ve bu durumunu öğrenmeye çalıştıkça, o uzaklaşmakta ve ısrarla susmaktadır. Eski karanlık dünyasına tekrar dönmüştür. Ne konuşmakta, ne yemek içmekte ve ne de yüzü gülmektedir artık. Şimdi ne olacak? Delicesine âşık olduğu, canından çok sevdiği Ayşe, bir başkasının olabilir mi? Bu mümkün müdür?.. Ben Ayşesiz yapamam, ondan asla vazgeçemem. Zamanında birini öldürmüştüm, şimdi ise Ayşe için, bin kişiyi bile öldürebilirim diye düşünmektedir.

Tam bu sırada geliyorum diyen Osmanlı – Rus Harbi(93 Harbi 1877 – 1878) kopuverdi. Harp ortalığı kasıp kavurmaktadır. Herkes kendi derdine düşmüştür. Başka şeyler düşünmek zamanı değildir. Ruslar çok daha önceden harbe hazırlıklıdır. Diğer devletlerle temaslar kurulmuş, çeşitli güvenceler verilerek ya birlikte hareket etmeleri ya da tarafsız kalmaları sağlanmıştır. Hatta Anadolu’ya gönderilen tüccarlar vasıtasıyla, büyük paralar ödenerek erzaklar toplanmış, sınırlara depolanmıştır. Her ne kadar sonradan işin farkına varılmışsa da iş işten geçmiş, yapılacak olan harp esnasında halk ve ordu, erzaktan yoksun bırakılmıştır. Bütün bunlara rağmen Kars, Ardahan, Artvin halkı tedbir almaya çalışmakta, eli silah tutan erkekler ise doğu cephesi için görevlendirilen Ahmet Muhtar Paşanın sayıca ve silahça yetersiz ordusuna katkı sağlamakta ve başlangıçta başarı da sağlamaktadır. Ancak, önceden hazırlıklı olan, asker ve silah takviyesi alarak tekrar hücuma geçen Rus ordusuna karşı, asker ve silah takviyesi yapamayan ve yiyecek sıkıntısı da çekmeye başlayan Osmanlı Ordusunda çözülmeler ve buna bağlı olarak ta firarlar başlamış, yenilgi kaçınılmaz olmuştur. Sonuçta çok ağır koşullar içeren Ayestefanos (Yeşilköy) anlaşması, Osmanlı tarafından mecburiyet karşısında kabul edilerek, gözyaşları içerisinde imzalanmıştır.

Anlaşma uyarınca; batıda balkanların büyük bir kısmı, doğuda ise Kafkasların tümü kaybedilmiş, ayrıca büyük miktarlarda harp tazminatı ödemeye mahkûm olunmuştur. Bu miktarda bir tazminatın Osmanlı tarafından ödenmesi mümkün değildir. Çünkü Osmanlı, gerek batıda ve gerekse doğuda vermiş olduğu mücadele sonucunda, çok şeyini kaybettiği gibi zaten zayıf durumda olan maddiyatını da kaybetmiştir. Bu durum üzerine, verilmesi gereken tazminatın büyük bir bölümüne karşılık, Doğuda Kars, Ardahan ve Artvin yöresi de talepleri üzerine Ruslara verilmiş oldu. Anlaşma üzerine silahlar sustu ve bu yörelerde yaşamakta olan insanlara, buraların bir an evvel terk edilerek Osmanlıya ait olan uygun buldukları bir yöreye yerleşmeleri salık verilmiştir.

 

Anlaşmanın imzalanması ve buraların Ruslara bırakılması üzerine, bu havalilerde yaşamakta olan insanlar, acı – tatlı anılarını bırakarak, gözyaşları içerisinde peyder pey, gruplar halinde, götürülebileceklerini de yanlarına alarak, bir meçhule doğru yol almaya başladılar. Bin bir gaile içerisinde yollarına devam ederlerken, ne tarafa, nereye kadar gidilecek, nerede karar kılınacak? Bu konuda kimsenin doğru düzgün bir fikri yoktur. Sabit olan bir fikir vardır, o da, mümkün olduğunca Rus mezaliminden uzaklaşmaktır. Zira harp süresince Ruslar, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları kırıp geçirmişlerdir. Yollar gruplar halinde ilerleyen muhacirlerle doludur. Kıymetli eşyalarını üzerlerine yükledikleri öküz ya da camızlar tarafından çekilmekte olan kağnıların cızırtılı sesleri, taa uzaklardan duyulmaktadır.

Eyüp, harp süresince Ahmet Muhtar Paşa kumandasındaki orduda görev yapmış, çavuşluk rütbesi almıştır. Onun adı artık, Eyüp Çavuştur. Artık kanlı Eyüp gerilerde kalmıştır. Bu durumdan dolayı hem mutlu ve hem de gururludur. Bu uzun zaman süresince, Ayşe’sini öylesine özlemiştir ki, gözünde tütmektedir adeta. Anlaşma olduğuna ve silahlar sustuğuna göre, onu kim tutabilir artık? Atına atladığı gibi dörtnala uçarcasına gidiyordu Ayşe’sine… Uzun bir süre olmuştu onu görmeyeli. Acaba şimdi ne haldedir?  Harp süresince neler olmuştur? İnşallah kötü bir şey olmamıştır. Kafası bütün bu şeylere meşguldür.

Köye yaklaştıkça, heyecanı bir kat daha artıyordu. Köyün evleri yavaş yavaş gözükmeye başlamıştı ama hiçbir evin bacasından duman çıkmıyordu. Bu durum garibine gitti. İyice yaklaşmıştı köye. Etrafta büyük bir sessizlik hâkimdir. Etrafta kimsecikler yoktur. Hatta hayvana bile rastlamak mümkün değildir. Sanki yer yarılmış, her şey yerin içine girmiştir. Eyüp, atını o yana bu yana sürdü. Korku ve telaş içindedir. Ne bir insan ne de bir hayvan sesi duyulmamakta, adeta bir ölüm sessizliği hâkimdir köyde. Gerçi harbin sonucunda insanlar buraları terk etmek hususunda hazırlık yapıyorlardı ama bu kadar da çabuk olacağına ihtimal vermemişti. Karışık duygular içerisinde atını bir aşağı bir yukarı doğru sürdü. Dikkatle aşağı solu gözetledi, etrafı dinledi. Evet, kimsecikler yoktu köyde. Kapılarına kilit vurmuş ve tamamen terk etmişlerdi köylerini.

Eyüp’ün içini endişe ve hüzün kaplamış, ne yapacağını bilemez hale gelmiştir. Her şey bir tarafa, Ayşe’si de yoktur dur artık köyde!... Ayşe’sin ne yapardı Eyüp?.. Ayşesiz yaşayabilir miydi? Mümkünü yok yaşayamazdı, ölüm vız gelirdi artık ona. Bütün gücü ile Ayşe… Ayşeee! Diye bağırmaya başladı. Sesi yankılanıyor ve aynen kendisine geri dönüyordu. Uzun bir süre sonra kendisine gelebildi. Şimdi önünde iki yol vardır: Ya her şeyi içine atıp, kaderine razı olup evine dönecek, ya da atını dehleyip, Ayşe’nin peşine düşüp, onu bir an önce bulacaktır. Çok fazla düşünmeden ikinci yolu seçti ve atını dehledi.

Daha önceden köylerini terk etmiş olan Golishal (Gürarmut)lılar, yollarına devam ederken, komşu köylülerle birleşiyor daha da kalabalıklaşıyor ve güçleniyorlardı. Zamanla diğer farklı köylerin katılımı ile daha da güçlenmişlerdi. Kafilenin ağırlığını daha ziyade Golishal (Gür armut), Caborya (Güllüce), İmerhev (Meydancık), Motka (Savaş) köylüleri teşkil ediyordu. İlerledikçe ilaveler artıyordu. Posof merkezden, Ardahan merkezden, Posof’un Sartel, Cacun, Erim, Sece, Marsolat, Şuvarskal ve Hertüs, Artvin’in Aşağı Hot (Maden), Trabzon Sürmene gibi yöre köylerinden de küçük katılımlarla, daha da büyümüştü. Bu durumdan herkes memnun görünüyordu. Hem dostluklar kurularak, memleketlerini terk etmelerinin yarattığı travmayı üzerlerinden atıyorlar, hem de güçlendikleri için kendilerine olan güvenleri artıyordu. Harp nedeniyle devlet otoritesi kaybolmuş her taraf hırsız ve şakilerle dolmuştur.

Kafile yavaş ilerliyordu. Kağnılara ayak uydurmak zorunda idiler. O kağnılar ki kendileri için çok lüzumlu olan yüklerini taşıyorlardı. Onlarsız ne yaparlardı?.. Bazen gerek kendi ve gerekse kağnılara koşulan hayvanların, yorgunluklarını atması için mola vermek zorunda kalıyor, bu molalar duruma göre günler, aylar sürüyordu. Sadık ağa kafileye başkanlık ediyor, yeri geldiğince kafilenin durumunu gözden geçiriyor, özellikle Ayşe’ye göz kulak olunması için talimatlar yağdırıyordu. Onun Ayşe’ye bu kadar ilgi göstermesi ve onunla evlenmeyi düşünmesi, oğlu Refet ile kızı Menevşeyi çok rahatsız ediyordu. Annelerinin ölümü üzerinden fazla bir zaman geçmemişti. Bu acelecilik niyeydi, he mi de böyle bir ortamda… üstelik yaşı yaşına uygun olmayıp, ortada bir sevdalı vardır, komşu köyden Eyüp!...

Ayşe hüzünlüdür, üzüntülüdür ve endişelidir. Bir yandan, doğduğu, büyüdüğü, küçük büyük anılarının bulunduğu toprakları terk etmek, göç esnasında yaşanan sıkıntılar ve en önemlisi atlı prensinin çok çok gerilerde kalmış olması, onu büsbütün hüzünlendiriyor ve adeta kahrediyordu. Her geçen gün memleket ve Eyüp özlemi dayanılmaz bir hal alıyordu. Memleketteki yaşantısının hayalini kuruyor, tarlaları, çayırları, bahçeleri, şırıl şırıl akan dereleri, envai türlü sesler çıkararak öten kuşları, en önemlisi Eyüp’ün atı üzerinde o ihtişamlı duruşu ve sevecen bakışlarını, gözlerinin önünde canlandırıyor ve o zaman derinden bir ah çekiyordu.

Ayşe’nin anne ve babası, her ne kadar kızları, komşu köyün delikanlısına gönül düşürmüşse de, Sadık ağa ile evlenmesinden yana idiler. Sadık ağa, adı üzerinde ağa adam, varlıklı, itibarlı idi. Her ne kadar arada yaş farkı var ise de, bir eli yağda, bir eli balda rahat ederdi. Gerçi Eyüp ile birbirlerine çok yakışıyorlardı ve Allah için Eyüp’te genç ve yakışıklı bir delikanlı idi. Ama bütün bunlar karın doyurmazdı ki. Hele hele bu karışık ortamda Eyüp ne yapabilirdi ki? Sonra, Eyüp kimdir, kimin nesidir, ne durumdadır?... Hem sonra Eyüp çok çok gerilerde kaldı. Gelip kendilerini bulacak değil ya!...

Kafile bir süre Erzurum’da konakladı. Kafileden birkaç aile gruptan ayrılarak Muş, Varto, Diyarbakır istikametine gitti. Geri kalanlar yollarına devam ettiler. Uzun bir zaman sonra Sivas’a vardılar. Çok yorgun düşmüşlerdi. İnsanlara bıkkınlık gelmişti. Sinirler gerilmiş, her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimileri diyordu ki git git nereye kadar. Gidecek takatımız kalmadı. İyi kötü bir yer seçip yerleşelim. Kimileri, Ruslar gelip burada da bulur bizleri. Mademki yurdumuzdan koptuk, mümkün olduğunca uzaklara gidip yerleşelim diyordu. Ayrıca şu tarafa, bu tarafa gitme konusunda da fikir ayrılığı oluşmuştu. Sonuçta kafilenin bir bölümü Tokat, Amasya, Yozgat, Çorum istikametine ayrıldı. İşin ilginç yanı; gerek memlekette iken ve gerekse yol boyunca birlikte hareket eden amcaoğullarından Kadı oğulları, Ömer ağa oğullarından ayrılarak bu yönü tercih ettiler. Ömer ağa oğullarından Sadık, Hamit ve Numan ağalar ve diğer geri kalan büyük grup ise Gürün, Darende – Malatya istikametinde yollarına devam ettiler.

Eyüp, atını dinlendirmeden ha bire koşturuyor, Ayşe’ye bir an önce kavuşmaktan başka bir şey düşünmüyor, düşünemiyordu. Evden aceleyle hazırlıksız çıkmış, üzerine fazladan bir şey almamıştı. Geceleri soğuk oluyordu, ama soğuğu hissetmiyordu. Aklı hep Ayşe’de idi. Acaba şimdi nerelerdedir, nasıl bir durumdadır, kendisi ile ilgili ne düşünüyordur?... acaba benim onu düşündüğüm kadar, o da beni düşünüyor mudur?... Birden,  ya Ayşe kendisinden umut kesip de Sadık ağanın ısrarı karşısında evet dediyse düşüncesi, beynini kemirmeye başladı. Bunun düşüncesi bile çıldırtmaya yetiyordu. Atını daha da hızlı sürmeye başladı…

Eyüp, yolda rast geldiği kafilelerden bilgi edinmeye çalışıyor ancak, kesin bir bilgiye ulaşamıyordu. Herkes kendi derdine düşmüş, bir meçhule doğru ağır, ağır ilerliyordu. Kimin ne halde olduğu, kimin umurundaydı. Uzun süre sürekli yol alan Eyüp ve atı yorgunluktan bitap düşüyor ve dinlenmek artık kaçınılmaz oluyordu. Bazen de, yolu üzerinde ki köylere sığınıyor karın tokluğuna ihtiyacı olanlara hizmet veriyordu. Niçin buralarda olduğu sorulduğunda, sevdiği kız uğruna yollara düştüğünü ancak, uzun zamandan beri yol almasına rağmen, içinde bulunduğu kafilenin izine rastlayamadığını, ona ulaşıncaya kadar devam etmeye kararlı olduğunu anlatıyordu.

Yoluna devam etmekte olan Eyüp, nerede olduğunu bilemiyor, ne yapacağını şaşırıyordu.

Karmakarışık duygular içinde yoluna devam etmekte olan Eyüp, tarlasında ağır ağır çalışmakta olan bir ihtiyara yaklaşarak,

-         Gurban olem emmi, ne olursun bana bir bilgi ver!... Golishal muhacirleri ne tarafa gittiler? Günlerdir aç susuz, at sırtında onları arar dururum, dedi ağlamaklı.

-         Ne bilirim oğul, her gün yüzlerce kafile geçer buralardan. Biraz soluklanan ihtiyar, sözlerine devamla, ama bir kafile vardı ki diğerlerinden farklı geldi bana. Daha canlı ve varlıklı kimselere benziyorlardı dedi. İhtiyarın bu sözleri üzerine gözleri ışıldayan Eyüp

-         Hah tamam emmi, benim aradıklarım onlar olabilir. Peki, ne tarafa doğru gittiler diye sordu.

-         Gürün, Darende ve Malatya’dan bahsediyorlardı. Şu yöne doğru gittiler emme, çok zaman oldu oğul dedi ihtiyar… Eyüp ihtiyara teşekkür ederek, ısrarla vermek istediği kuru ekmeği aldı. Büyük bir heyecan ve sevinçle atına atladığı gibi, fırlayıverdi. Bir yandan ihtiyarın vermiş olduğu kuru ekmeği boş midesine indirirken, bir yandan da atını kamçılıyordu…

 

Aylarca süren uzun ve yorucu yolculuktan sonra kafile, Gürün, Darende üzerinden Malatya’ya vasıl olmuştur. Görevlilerin yer göstermesi üzerine, bugünkü Saman köy ve Altay kışlasının bulunduğu düzlüğe yerleştiler. Her biri başka başka ama birbirlerine komşu köylerden gelmiş olan insanlar, çabucak birbirleriyle kaynaşmışlar, samimi dostluklar kurmuşlardır. Haliyle, böyle bir ortam oluşturmak zorunda idiler. Yoksa bu olumsuz koşullara rağmen, yine de şükür ediyorlardı. En azından, Rus mezaliminden uzaklaşmışlardır. Artık yüzlerde gülmeye başlamıştır.

Bu arada Sadık ağa boş durmamakta, Ayşe’yi evlenmeye razı etmek için uğraş vermektedir. Eyüp’ün artık çok gerilerde kalmış olması, onu biraz olsun rahatlatmış, önünde artık engel kalmamıştır. Ayşe eninde sonunda kendisine evet diyecektir. Bundan emindir artık… Ayşe ise oluşan bu durumdan hiç memnun değildir. Sadık ağanın yaklaşımından rahatsız, suratı devamlı asık, morali bozuk ve hüzünlü bir şekilde hayata tutunmaya çalışmaktadır.

Günler, aylar ve yıllar geçmiş, Eyüp, kafilenin Malatya’da olduğundan emin, atını habire dehliyor, soluklanmasına bile fırsat vermiyordu. Tek endişesi, Ayşe’nin kendisinden ümit kesip Sadık ağa ile evlenmeye mecbur kalmasıydı. Bunları düşündükçe içi daralıyor, dünyası kararıyordu… Benim Ayşe’m ölür de, bu evliliği kabul etmez. O, Yüce Allah’ımın bana lütfüdür. O, benim kaderimdir, diye düşünüyor, bu düşünce onu biraz olsun rahatlatıyordu…

Nihayet bir gün Eyüp, atı sırtında çıka geldi. İnsanların şaşkın bakışları arasında, atının üzerinde dimdik duruyor, gözleri Ayşe’yi arıyordu. Sadık ağa ve yakınları, Eyüp’ün o kadar yolu teperek nasıl gelip kendilerini bulmuş olmasına hayret ediyor ve inanamıyorlardı. Kendisine ters ters bakıyorlar, bazen de hakarete varan tepkiler veriyorlardı. Kafileye sonradan katılan komşu köyden insanlar, bu tepkilere bir anlam veremiyorlar, ne istiyorsunuz bu zavallı delikanlıdan, varsın, o da katılsın aramıza, ne var bunda diyorlardı. Kısa bir süre sonra durum herkes tarafından öğrenilmiş ve her ortamda konuşulur olmaya başlanmıştır. Eyüp adındaki bu delikanlı, Ayşe’ye olan sevdası uğruna, onca yolu tepeleyerek gelip onu burada bulmuştur. Helal olsun delikanlıya diyerek, onu anlayışla ve takdirle karşılıyorlardı. Onun gelmesiyle gösterilen tepkilere karşın, oradan ayrılmamakta direniyor, diğer muhacir kesimin kendisini anlayışla karşılaması ve destek vermeleri onu cesaretlendiriyordu. 



8872 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

93 Muhacirleri derken - 28/05/2013
Şu duruma dikkat çekmek isterim. Orta çağda Piskopos, Papaz ve Kardinallerin, Hıristiyanlık dinini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, ülkelerini karanlığa gömdüklerini, her bakımdan geri
93 Muhacirleri derken - 10/04/2013
93 Muhacirleri derken kim ne anlamaktadır? Bahsi geçen muhacirler nerelerden gelmişler, ne sebeple gelmişler, nasıl gelmişler ve neler yapmışlardır? 100 kişiye sorulsa, ancak
REKLAM ALANI
REKLAM ALANI 1
Foto ve Video Galeri


Nöbetçi Eczane

Site Haritası
REKLAM ALANI 5