• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/dogansehiraktuelinternetgazetesi
  • https://twitter.com/DogansehirAktue

Hasan ÇELİK

Hasan ÇELİK
hasancelikkafkas@gmail.com
HAZRETİ HIZIR’I TANIYAMAMAK VEYA ALEVİLİĞİ KENDİ DEĞERLERİNDEN KOPARMA ÇABALARI: “ALİ’SİZ ALEVİLİK”
05/02/2019

İslâmiyet’in en zengin tasavvufi yorumlarından biri olan Alevilikte hiç bir ibadet tesadüfi olarak doğmamıştır. Tüm ibadet ve inanç unsurlarının arkasında ya tasavvufi bir yorum ya da Kurʼânʼi bir hakikat vardır. Aleviliğin en temel ibadeti olan cem ibadetlerinde de bunu açıkça görebilirsiniz.  Örneğin şeriat kapısında su ile temsil edilen ‟abdestˮ, tarikat, marifet ve hakikat kapılarında daha derin tasavvufi anlamlara taşınarak uygulanır ve yaşatılır. Şeriat kapısında bedensel bir takım durumlarda bozulabilen abdest, tarikat kapısında bedeni hudutları aşar, marifet kapısında anlamını yaşar ve hakikat kapısında da bozulamayacak kadar olgunlaşır... Alevilikteki abdestten maksat şudur ki: El, helali kazanmak ve çalıp çırpmaktan men edilmekle; bel, başkasının namusuna zarar vermemekle; dil, yalandan, dedikodu ve tüm riyakâr işlerden men edilmekle ancak abdestini tutar. Örneğin, ayaklar harama yürütemez ve gözler de nefse hizmet edemez!.. Bütün bedeni uzuvlar ancak “Allah’ı bilmek ve O’na hizmet etmekle” abdestlerini tutarlar. Onun için Alevilikte yola kabul edilen talipler ikrâr verirlerken aldıkları abdesti bozamazlar! Bu manevi abdest bir kere alınır ve bozulmasına da “yol” asla razı olmaz. Pir Sultan Abdal’ın bir nefesinde ifade ettiği gibi:


Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Siz de Şâh diyeni öldürürlerse,

Ben de bu yayladan Şâh’a giderim.


diyerek, alınan bu abdestin bir kere alınacağının ve bozulmasına da müsaade edilmeyeceğinin anlamı vurgulanır.  


***


Aleviliğin, Kurʼân-ı Kerimʼde ki ayetlere dayandırdığı ibadetlerinden biri de Hızır Orucu ve o oruçla eşleşen Hızır Lokmasıdır. Sözü fazla uzatmadan, geleneğin içinde ki tarihsel anlatımı ve Kurʼân-ı Kerimʼde ki İnsan (Dehr) Suresinde karşılığını bulan Hızır Orucunun çıkış noktasını şöyle anlatmak istiyorum: İmam Hasan ve İmam Hüseyin her gün gidip dedeleri Hz. Muhammed Mustafa’yı (sav.) ziyaret edip ellerini öperlerdi. Bir gün ikisi de aniden hastalanır. Haberi alan Hz. Muhammed (sav.) Efendimiz torunlarını ziyarete gider ve Hz. Fatıma’ya “Çocukların nesi var?” diye sorar. Hz. Fatıma’da “Çok ateşleri var ya Kutlu Atam” der. Bunun üzerine Hz. Resul, “Kızım sadaka verin” der. Ancak Hz. Fatıma’da “Bizim sadaka verecek bir şeyimiz yok ki?” diye cevap verir. Hz. Resul’de “O vakit oruç tutun ya Fatıma” der ve Hz. Ali’ye de nezir tutmalarını önerir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’da üç gün nezir orucu tutmaya karar verirler. Orucun birinci günü, arpadan yapılan ekmeklerle oruçlarını açmak üzere olan Hz. Ali Efendimiz ile Fatıma Anamızın kapıları çalar. Kapıyı açtıklarında karşılarında duran kişi; “Ey Ehl-i Beyt, ben bir garip yetimim ve karnım aç, Allah rızası için karnımı doyurun” der. Yetimin hâlini gören Hz. Ali ve Hz. Fatıma, sofralarında ki ekmeği o yetime verirler ve sadece su ile oruçlarını açarlar. Orucun ikinci günü yine iftar vakti kapıları çalar ve bu kez de yoksul olduğunu söyleyen bir kişi; “Ey Ehl-i Beyt, ben bir yoksul kulum ve karnım aç, Allah rızası için karnımı doyurun” der. Bu kez de ekmeklerini o yoksula veren Hz. Ali ve Hz. Fatıma, su ile açtıkları oruçlarına devam ederler. Üçüncü günü iftar vaktinde de bu kez bir esir kapılarını çalar ve yine “Ey Ehl-i Beyt, ben perişan bir esirim ve karnım aç, Allah rızası için karnımı doyurun” der. Hz. Ali ve Hz. Fatıma sofralarında ki son dilim ekmeği de bu esire vererek yine sadece su ile iftar ederler. Orucun dördüncü günü Hz. Ali, Hz. Fatıma’ya “Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sorar. Hz. Fatıma’da “Evde yiyecek yok, annemden kalma altı dirhem param var, onları bozdur da eve yiyecek bir şey al” der. Hz. Ali dirhemleri alır ve çarşıya doğru yürümeye başlar, bu esnada iki kişinin kavga ettikleri görür ve “neden kavga ettiklerini” sorar. Birisi “Bu arkadaştan altı dirhem alacağım var ama vermiyor ve borcunu inkâr ediyor” der, diğeri de “Borcumu inkâr etmiyorum, param olunca ödeyeceğim” diye kendini savunur. Bunun üzerine kavganın büyümesini istemeyen Hz. Ali, altı dirhemi alacaklı olan tarafa verir. Elindeki dirhemleri de yitiren Hz. Ali evine doğru dönerken bir adam kendisine yaklaşır ve “Ya Ali bu deveyi sana satayım, sen al” der. Hz. Ali’de “Benim hiç param yok, deveyi nasıl alırım?” diye cevap verir. Adam da “Paran olunca verirsin merak etme” diye cevap verir ve devenin yularlarını Hz. Ali’nin eline sıkıştırıp oradan uzaklaşır. Tam eve yaklaşmışken bu kez de başka biri karşısına çıkar ve Hz. Ali’nin çektiği deveyi almaya talip olur ve Hz. Ali’de o deveyi o adama satar. Böylece hem devenin borcunu öder hem de evine bir kaç lokmalık yiyecek alır. Bu şekilde oruçlarını tamamlayan Hz. Ali ve Hz. Fatıma, evlatları Hz. Hasan ve Hüseyin’i de alarak Hz. Resul’ün huzuruna varırlar. Her şeyi bilen Hz. Resul onları görünce ağlar ve “Ya Ali bugün deveyi Cebrâil’den alıp yine Cebrâil’e sattın ve üç gün boyunca kapınıza gelen Hızır Aleyhisselâm’ı da kızım Fatıma ile birlikte karşıladınız ve onu da aç göndermediniz” diyerek onlara sarılır. O anda Cebrâil gelerek İnsan (Dehr) Suresinin ilgili ayetlerini söyler: “Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler ve kötülüğü salgın olan bir günden korkarlar (7). Yoksula, yetime ve esire, yemeği şöyle diyerek seve seve yedirirler: Biz size yalnız Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık da bir teşekkür de beklemiyoruz (8-9)”.


***


Çıkış noktasını bu tarihsel hâdiselerden alan ve Alevilikte Hızır Orucu olarak karşılık bulan bu ibadet, yaygın bir uygulama olarak her yıl Şubat ayının 13, 14 ve 15’inde tutulmaktadır. Anadolu’da sık sık kullandığımız bir deyim olan “Her geceyi Kadir, her geleni de Hızır bil!” deyimi işte bu hâdisedeki derin anlamı barındırıyor. Çünkü kimde ne cevher var bunu ancak Allah bilebilir. O yüzden insanları dış görünüşleriyle değil, yürekleriyle (niyetleriyle) değerlendirmek gerekiyor.


***


Hızır Orucu tutulurken yapılan Hızır Lokması da bu inancın toplumsal yaygınlıkla yaşatılıyor olmasının bir ifadesidir. Alevi canların geleneksel elbiseler giydirdikleri ve beyaz sakallarıyla Hazreti Hızır’ı temsil eden bir kişi, beraberinde ki kamberlerle kapı kapı dolaşarak lokmalar toplar. Gücü yeten, gücü ölçüsünde; unundan, bulgurundan, yağ ve şekerinden Hazreti Hızır’a lokma verir. Toplanan bu yiyecekler de özellikle ihtiyacı olan bir eve veya evlere o gece teslim edilir. Şayet ortak karar alınmışsa da o gıdalarından halkın tabiriyle (yörelere göre ismi değişse de) “kömbe” dediğimiz lokma hazırlanır ve lokma olarak da o kömbe dağıtılır.


***


Bugün Aleviliğin karşı karşıya olduğu problemlerden en büyüğü olarak “tanımlama” probleminin gündemde tutulduğu ifade etmek istiyorum. Tarihin getirdiği kimi hadiseler neticesinde kendini Alevi kimliği içinde tanımlayan kimi sosyolojik ya da etnik yapılar, bugün kendi Aleviliğini yaratmanın (!) gayreti içerisindedirler. Aleviliği bu anlamda “örtü olarak” kullanmak isteyen bu oluşumlar, Alevilik tarihinin başlangıcına dair söylemlerle yola çıktılar ki Aleviliği hem İslâm hudutlarından hem de Muhammedî ahlâktan uzaklaştırarak bu istikametlerinde yol alacaklarına inandılar!  Unuttukları husus şuydu ki: “Bir tek Alevilik vardı ve o da Tevhit hırkasını giymeden ve İslâm’ı anlamadan yaşatılamazdı veya Horasan’dan koparılan bir Alevilik, Alevilik olamazdı!”


***


Aleviliğin içerisinde yer alan ibadetlerin bütünü Kur’ân’i bir edep (referans) ve Muhammedî bir ahlâkla anlam bulmuş ve yaşatılmıştır. Öyle ki Aleviliğin temel ibadeti olan cemler, Hazreti Peygamber’in Miraca çıkışının tasavvufi perdeden ele alınışını yaşatır. O ilahî meclis o kadar ulvidir ki kadınlar, kadınlığını; erkekler de erkekliklerini dışarıda bırakırlar. Yani cemevinin eşiğinden içeri “cinsiyet” girmez/giremez! O mecliste sadece “can” vardır, o da Miracını (cemini) yapmak ve üzerindeki kul haklarının hesabını vermek için o meclise alınır.  


***


Aleviliğin, özellikle Orta Asya coğrafyasında şekillendiği ve Türkmen topluluklarca büyük kabul gördüğü dönemlere ilişkin birçok kayıt mevcuttur. Pir-î Türkistan Hoca Ahmed Yesevî dönemine ait cemlerin bugün ki cemlerden “farksız” olduğunu, o döneme dair belgeleri okuyanlar göreceklerdir.


***


1950’lerde başlayan şehirleşme sürecinin 1970’lere geldiği dönmeler de siyasi (Sol patentli) söylemlerin Alevi toplumu içerisinde yankılarının güçlendiğini görebiliriz. Bu sürece ve Aleviliğin bir “inançtan” ziyade bir “kimliğe” dönüşüne ilişkin tespitlerini derli toplu okumak için Akademisyen Rıza Yıldırım’ın “Geleneksel Alevilikten Modern Aleviliğe: Tarihsel Bir Dönüşümün Ana Eksenleri” başlıklı makalesini inceleyebilirsiniz. Aslında tartışmaları devam ettirmek ve bu alanla ilgili uzun uzadıya bu yazıyı sürdürmek mümkündür ancak biz burada söz konusu hususlara bir virgül koyarak, konu başlığımızda ifade ettiğimiz gibi “Ali’siz Alevilik” söylemlerinin üzerine durarak değerlendirmelerimizi sonlandırmak istiyoruz.


***


90’lı yılların sonunda bir esere isim olan bu sancılı kimlik arayışı “Ali’siz Alevilik” adıyla Aleviliği bir mecraya ve özellikle de “ideolojik Alevilik” söylemlerine hapsetmeye çalışmıştır. Benzeri (ideolojik) havzalardan beslenen kimi yazarlar, Aleviliği kendi ideolojilerine göre şekillendirme gayreti içerisindedirler ve bu gayrete yönelik Avrupa merkezli birçok yayının yapıldığını görebiliyoruz. Sürecin bir başka belki de en tehlikeli yönü ise “Alevilik üzerinden bir ‘azınlık kimliği’ oluşturma ve Türkiye aleyhindeki kimi oluşumlarda da bu ‘azınlık’ hafızasını kullanma çabalarıdır!” Unutulmamalıdır ki bu toprakları var eden birçok müşterek değer Aleviliğin içerisinden filizlenmiş, İslâm inancının ve Türkmen kimliğinin “sevgi ve hoşgörü” yüklü elçileri olarak kök salmışlardır. Peki, sormak gerekmiyor mu, “Hacı Bektaş-ı Velî’yi, Yunus Emre’yi, Mevlana Rumî Hazretlerini, Ahî Evran’ı, Hacı Bayram-ı Velî’yi ve Anadolu dâhil Balkanları irşat eden o büyük velileri tanımadan Türk kimliğini nasıl tamamlamış veya tanımlamış olacağız?” diye.   


***


Bugün, Aleviliğin Kur’ân-ı Natık (Konuşan Kur’ân) olarak isimlendirdiği Hz. Ali’nin gelenek içerisinde ki yeri “grileştirilmeye” çalışılmaktadır. Aleviliğin benzer değerleri içinde bu “grileştirme” çabalarının olduğunu üzülerek belirtmem gerekiyor. Alevi/Kızılbaş Ocaklarının büyük bölümüne ev sahipliği yapan Tunceli’nin bu gibi “grileştirme” hareketine öncülük etmesi de “Pınarı kaynağında kurutmanın” bir başka adı olsa gerek. Daha birkaç yıl önce bu şehirde yapılan ve belediyece organize edilen Alevilik Sempozyumunun (!) sonuç bildirgesinde “Biz Arap Ali’yi tanımıyoruz” maddesinin yazılmasını unutmak ne mümkün!


***


Alevilikteki Hızır Orucunun doğuşuna dair başladığımız yazımızda, Aleviliğin karşısındaki en büyük seraplardan biri olan “Ali’siz Alevilik” söylemlerine ilişkinde birkaç söz söylemek gerekti. İnanç önderlerimizden öğrendiğimiz hakikat meclisinden bir söz ile yazımızı sonlandırmak istiyorum. Büyüklerimiz derler ki: “El, vücutta kaşınan yeri iyi bilirmiş” diye. Alevisi-Sünnisiyle Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan tüm değerler, biri birimizi iyi tanımak ve sorunlarımızı “başka ellere” havale etmeden çözmek durumundayız. Alevilik, bu toprakların asli unsuru ve temelidir, bunun dışında Aleviliği nereye çekerseniz çekin adı Alevilik değil başka bir şey olur. Eksiksiz bir şekilde “Bir olmak” için bilinçlenmeye çok ihtiyacımız var. Tanımak için ise önyargılarımızı terk etmeye. Okurlarımıza ricamdır, Aleviliği “değerleriyle” okuyun ve öğrenin,  “ideolojik” olarak değil!

                                                          ***

Bilinmelidir ki darda ve zorda olanların imdadına yetişeceğine inandığımız Hazreti Hızır, Aleviliğin tasavvufi anlayışından bakılınca hayatın içinde olan ve yaşayan canlı bir unsurdur. Özellikle “Boz Atlı Hızır” deyimi, Aleviliğin en sık kullandığı deyim veya yakarışlardandır.  Yüreğini işitebildiğimiz ve zorda olan bir cana “Hızır” olabilmek umuduyla; “Cenâb-ı Mevlâ’m tutulan-tutulacak olan oruçları Dergâh-ı İzzettin’de kabul buyursun,  ülkemizin birliğini-dirliğini daim ve ordumuzun kılıcını da keskin eylesin”, hürmet ve âşk ile...  


 




257 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ALEVİLİKTE HIZIR ORUCU VE LOKMASI - 04/02/2019
ALEVİLİKTE HIZIR ORUCU VE LOKMASI
Kerbelaʼdan ‟Körˮbelaya - 22/09/2018
Kerbelaʼdan ‟Körˮbelaya
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ ÜLKEMİZ İÇİN HAYIRLI OLSUN - 08/07/2018
ALEVİLİK ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ ÜLKEMİZ İÇİN HAYIRLI OLSUN
AYDINLANMA: BEYİNLERLE OLUR, BÜYÜMÜŞ BEDENLERLE DEĞİL! - 23/06/2018
AYDINLANMA: BEYİNLERLE OLUR, BÜYÜMÜŞ BEDENLERLE DEĞİL!
Vefanın En Güzel Örneği: Şehit Kütüphaneleri - 23/02/2018
Vefanın En Güzel Örneği: Şehit Kütüphaneleri
ALEVÎLİKTE HIZIR ORUCU VE LOKMASI - 11/02/2018
ALEVÎLİKTE HIZIR ORUCU VE LOKMASI
TAŞ OCAĞI DEĞİL, DERT OCAĞI - 17/12/2017
Hasan ÇELİK E-posta: hasancelikkafkas@gmail.com
DOĞANŞEHİR, ‟ŞEHİRˮ OLABİLECEK Mİ? - 05/12/2017
Hasan ÇELİK E-posta: hasancelikkafkas@gmail.com
Hz. Pîr Hûnkâr Hacı Bektâş-ı Velîʼyi Anmak mı, Anlamak mı? - 01/10/2016
Türk tasavvufunun en önemli sûfilerinden birisi olan Hacı Bektâş-ı Velî, 13. âsırdan günümüze özel anlamda Anadoluʼda ve Balkanlarʼda yaşayanların,
 Devamı
REKLAM ALANI
REKLAM ALANI 1
Foto ve Video Galeri


Nöbetçi Eczane

Site Haritası
REKLAM ALANI 5